
ABD–İsrail–İran hattında yoğunlaşan gerilim, yalnızca bölgesel bir çatışma değil; enerji yollarından küresel ticaret güvenliğine, askeri ittifaklardan uluslararası hukuka kadar uzanan çok katmanlı bir sistem krizini de görünür hale getirmiş oldu. Bu savaş, aslında uzun zamandır teorik düzeyde tartışılan bir kırılmayı; mevcut sistemin bir anlamda sürdürülemeyeceği gerçeğini de ortaya koydu.
Kırılmanın merkezinde enerjinin olduğunu çok net bir şekilde ortaya çıktığı söylenebilir. Özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden geçen petrol ve doğalgaz akışının kontrolü, sadece ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir hakimiyet meselesine dönüşmüş durumda. ABD’nin İran’a yönelik söylemlerinde öne çıkan nükleer tehdit argümanlarının çok da gerçekçi olmadığı, enerji yolları üzerindeki denetim arayışının ve bu yolla bölgede yeni bir hakimiyet arayışının belirleyici olduğu artık daha açık görülmeye başlandı. Bu durum, küresel kamuoyunda askeri müdahalelerin meşruiyetini daha da tartışmalı hale getirirken, uluslararası sistemin normatif temellerini de sarsmaya başladı.
Diğer taraftan bu süreçte Batı’nın yüzyıllardır süren ekonomik, siyasi ve askeri üstünlüğü belirgin biçimde aşınırken, Avrupa Birliği içindeki mevcut tartışma ve çatışmalar derinleşti. Sanayi üretimindeki gerileme, enerji bağımlılığı ve stratejik yön eksikliği, Avrupa’yı yeni düzende edilgen bir aktör olma riskiyle karşı karşıya bıraktı. Buna karşılık Asya ülkelerinde ise durum tam tersine. Teknoloji, üretim ve savunma alanlarında hızla güçlenen doğu ekseni, artık yalnızca alternatif değil, kurucu bir merkez olma iddiasına doğru hızla ilerlediği görülmektedir.
Son gelişmeler yalnızca güç dengelerini değil, aynı zamanda küresel kurumların da sorgulanmasını beraberinde getirdi. Özellikle NATO ve Birleşmiş Milletler için süregelen etkinlik ve meşruiyet tartışmalarını daha da derinleştirdi. Benzer şekilde Avrupa Birliği içerisinde de birliğin dağılmasını beraberinde getirebilecek tartışmaları teorik olmaktan çıkarıp pratik bir sorgulamaya dönüştürdü. Bundan sonraki dönemde bu kurumların ne kadar etkili olduğu değil; yenidünyanın hangi kurumlar ve hangi güç dengeleri üzerine inşa edileceği tartışmalarını beraberinde getirdi.
Savaşın hararetli akışı içinde beliren en dikkat çekici gelişme ise ABD’nin arzuladığı tek taraflı mutlak yön tayininin mümkün olamayacağı gerçeğini ortaya çıkardı. Ne İran’ın tepkisi, ne küresel kamuoyunun refleksi, ne de sahadaki dinamikler Washington’ın tek taraflı bir düzen kurmasına izin verdi. Belki de bu yaşananlar birilerinin kendi dünya düzeni kurgusunun artık çok gerçekçi olmadığını ve çok kutuplu bir dünyanın artık kaçınılmaz olduğunu teyit etti.
Elbette ABD tarafından kurgulanmış tarihi akışın değişmesinde ve oyunun kurallarının yeniden belirlenmesinde şüphesiz İran’ın ve İran halkının savaşın başından bu yana dünya kamuoyunun beklentisini boşa çıkartan tutum ve davranışı oldu. Herkes İran’dan emperyalist bir güce karşı Suriye, Irak ya da Venezüella’daki gibi bir son beklerken İran, emperyalist bir güce karşı son derece dirayetli ve dünyaya örnek olacak bir tutum ve stratejik yaklaşım benimseyerek egemenliğine sahip çıkıp savaşın beklenen seyrini tamamen değiştirmiş oldu.
Bu çalkantılı coğrafyada, tarihsel olarak bu tür sarsıntıların hem tanığı hem de taşıyıcısı olan Türkiye ise, denge ve güç arasındaki ince bir çizgide kendine özgü bir tutum sergiledi. İşte tam bu noktada belki de Türkiye’nin, tarihin nadir sunduğu bir fırsat penceresiyle karşı karşıya olduğunun altını çizmek gerekir.
Jeopolitik konumu itibarıyla Türkiye, Avrupa ile Asya arasında sadece bir köprü olmanın ötesinde aynı zamanda bir merkez olma potansiyelini de taşımaktadır.
Savaşla birlikte Avrupa’nın enerji güvenliği için güvenli alternatif yollar araması, Hürmüz’e alternatif koridorları zorunlu kılarken; tam da bu nokta da Türkiye, enerji üreticileri ve tüketicileri arasında bu arayışın en rasyonel ve güvenli bölgesi ve ülkesi olarak öne çıkmaktadır.
Ancak Türkiye’yi öne çıkartan sadece coğrafyanın olmadığını vurgulamak gerekir. Türkiye’nin son yıllarda krizler karşısında sergilediği dengeli, ilkeli, çok boyutlu ve pragmatik dış politika yaklaşımı, onu güvenilir bir aktör haline getirmiştir. Bu yönüyle Türkiye, hem Batı ile ilişkilerini sürdürebilen hem de Asya, Orta Doğu ve Rusya ile diyalog kanallarını açık tutabilen nadir ülkelerden biri olarak, yeni dünya düzeninde bölgesini ve dünyadaki güç unsurları arasında adalet ve denge rolünü üstlenebilecek en güçlü aktörlerden birisi olarak öne çıkmıştır.
Elbette bu potansiyelin gerçek bir avantaja dönüşmesi ise kararlı adımlar gerektiriyor. Bu süreçte şu temel dinamiklere ilişkin son derece kritik ve stratejik adımların bugünden atılması gerekiyor: (1) Avrupa’daki sanayi zayıflamasını fırsata çevirerek üretim ve teknoloji yatırımlarını Türkiye’ye çekmek, (2) Enerji koridorlarını güçlendirmek ve (3) Savunma sanayindeki ivmeyi sürdürmek. Aynı zamanda Orta Doğu’daki kronik istikrarsızlık ve İsrail’in uzun vadeli stratejik hedefleri göz önünde bulundurularak, halen etkili bir şekilde yürütülen çok yönlü ve dikkatli bir diplomasinin devam ettirilmesi de hayati önem taşıyor.
Tam da bu noktada belirleyici olan kritik unsurun yalnızca strateji değil, o stratejiyi hayata geçirecek siyasi iradenin olduğunun altını çizmek gerekiyor.
Türkiye’de kamuoyuna da yansıyan genel kanaat, böylesine kırılma anlarında güçlü, kararlı ve hızlı karar alabilen bir liderliğin zorunlu olduğudur. Bu bağlamda, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde şekillenen siyasi iradenin; kriz yönetimi tecrübesi, çok boyutlu dış politika pratiği ve hızlı aksiyon alma kapasitesiyle bu süreci yönetebilecek en güçlü adres olduğu yönünde geniş bir toplumsal mutabakatın oluştuğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu mutabakat, yalnızca bir destek değil; aynı zamanda küresel belirsizlik çağında “istikrar ve yön tayini” arayışının doğal bir sonucu olarak da değerlendirilebilir.
Çünkü yeni dünya düzeninin, sadece güç dengeleriyle değil; o gücü doğru zamanda, doğru hamlelerle yönlendirebilen liderliklerle şekilleneceği çok açıktır.
Ve eğer Türkiye, bu liderliği stratejik akılla birleştirip enerji, sanayi, savunma ve diplomasi alanlarında eş zamanlı hamleler yapabilirse, artık sadece gelişmeleri takip eden değil, küresel oyunu kuran ülkelerden biri haline gelecektir.
Prof. Dr. Cevahir Uzkurt
ABD–İsrail–İran hattında yoğunlaşan gerilim, yalnızca bölgesel bir çatışma değil; enerji yollarından küresel ticaret güvenliğine, askeri ittifaklardan uluslararası hukuka kadar uzanan çok katmanlı bir sistem krizini de görünür hale getirmiş oldu. Bu savaş, aslında uzun zamandır teorik düzeyde tartışılan bir kırılmayı; mevcut sistemin bir anlamda sürdürülemeyeceği gerçeğini de ortaya koydu.
Kırılmanın merkezinde enerjinin olduğunu çok net bir şekilde ortaya çıktığı söylenebilir. Özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden geçen petrol ve doğalgaz akışının kontrolü, sadece ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir hakimiyet meselesine dönüşmüş durumda. ABD’nin İran’a yönelik söylemlerinde öne çıkan nükleer tehdit argümanlarının çok da gerçekçi olmadığı, enerji yolları üzerindeki denetim arayışının ve bu yolla bölgede yeni bir hakimiyet arayışının belirleyici olduğu artık daha açık görülmeye başlandı. Bu durum, küresel kamuoyunda askeri müdahalelerin meşruiyetini daha da tartışmalı hale getirirken, uluslararası sistemin normatif temellerini de sarsmaya başladı.
Diğer taraftan bu süreçte Batı’nın yüzyıllardır süren ekonomik, siyasi ve askeri üstünlüğü belirgin biçimde aşınırken, Avrupa Birliği içindeki mevcut tartışma ve çatışmalar derinleşti. Sanayi üretimindeki gerileme, enerji bağımlılığı ve stratejik yön eksikliği, Avrupa’yı yeni düzende edilgen bir aktör olma riskiyle karşı karşıya bıraktı. Buna karşılık Asya ülkelerinde ise durum tam tersine. Teknoloji, üretim ve savunma alanlarında hızla güçlenen doğu ekseni, artık yalnızca alternatif değil, kurucu bir merkez olma iddiasına doğru hızla ilerlediği görülmektedir.
Son gelişmeler yalnızca güç dengelerini değil, aynı zamanda küresel kurumların da sorgulanmasını beraberinde getirdi. Özellikle NATO ve Birleşmiş Milletler için süregelen etkinlik ve meşruiyet tartışmalarını daha da derinleştirdi. Benzer şekilde Avrupa Birliği içerisinde de birliğin dağılmasını beraberinde getirebilecek tartışmaları teorik olmaktan çıkarıp pratik bir sorgulamaya dönüştürdü. Bundan sonraki dönemde bu kurumların ne kadar etkili olduğu değil; yenidünyanın hangi kurumlar ve hangi güç dengeleri üzerine inşa edileceği tartışmalarını beraberinde getirdi.
Savaşın hararetli akışı içinde beliren en dikkat çekici gelişme ise ABD’nin arzuladığı tek taraflı mutlak yön tayininin mümkün olamayacağı gerçeğini ortaya çıkardı. Ne İran’ın tepkisi, ne küresel kamuoyunun refleksi, ne de sahadaki dinamikler Washington’ın tek taraflı bir düzen kurmasına izin verdi. Belki de bu yaşananlar birilerinin kendi dünya düzeni kurgusunun artık çok gerçekçi olmadığını ve çok kutuplu bir dünyanın artık kaçınılmaz olduğunu teyit etti.
Elbette ABD tarafından kurgulanmış tarihi akışın değişmesinde ve oyunun kurallarının yeniden belirlenmesinde şüphesiz İran’ın ve İran halkının savaşın başından bu yana dünya kamuoyunun beklentisini boşa çıkartan tutum ve davranışı oldu. Herkes İran’dan emperyalist bir güce karşı Suriye, Irak ya da Venezüella’daki gibi bir son beklerken İran, emperyalist bir güce karşı son derece dirayetli ve dünyaya örnek olacak bir tutum ve stratejik yaklaşım benimseyerek egemenliğine sahip çıkıp savaşın beklenen seyrini tamamen değiştirmiş oldu.
Bu çalkantılı coğrafyada, tarihsel olarak bu tür sarsıntıların hem tanığı hem de taşıyıcısı olan Türkiye ise, denge ve güç arasındaki ince bir çizgide kendine özgü bir tutum sergiledi. İşte tam bu noktada belki de Türkiye’nin, tarihin nadir sunduğu bir fırsat penceresiyle karşı karşıya olduğunun altını çizmek gerekir.
Jeopolitik konumu itibarıyla Türkiye, Avrupa ile Asya arasında sadece bir köprü olmanın ötesinde aynı zamanda bir merkez olma potansiyelini de taşımaktadır.
Savaşla birlikte Avrupa’nın enerji güvenliği için güvenli alternatif yollar araması, Hürmüz’e alternatif koridorları zorunlu kılarken; tam da bu nokta da Türkiye, enerji üreticileri ve tüketicileri arasında bu arayışın en rasyonel ve güvenli bölgesi ve ülkesi olarak öne çıkmaktadır.
Ancak Türkiye’yi öne çıkartan sadece coğrafyanın olmadığını vurgulamak gerekir. Türkiye’nin son yıllarda krizler karşısında sergilediği dengeli, ilkeli, çok boyutlu ve pragmatik dış politika yaklaşımı, onu güvenilir bir aktör haline getirmiştir. Bu yönüyle Türkiye, hem Batı ile ilişkilerini sürdürebilen hem de Asya, Orta Doğu ve Rusya ile diyalog kanallarını açık tutabilen nadir ülkelerden biri olarak, yeni dünya düzeninde bölgesini ve dünyadaki güç unsurları arasında adalet ve denge rolünü üstlenebilecek en güçlü aktörlerden birisi olarak öne çıkmıştır.
Elbette bu potansiyelin gerçek bir avantaja dönüşmesi ise kararlı adımlar gerektiriyor. Bu süreçte şu temel dinamiklere ilişkin son derece kritik ve stratejik adımların bugünden atılması gerekiyor: (1) Avrupa’daki sanayi zayıflamasını fırsata çevirerek üretim ve teknoloji yatırımlarını Türkiye’ye çekmek, (2) Enerji koridorlarını güçlendirmek ve (3) Savunma sanayindeki ivmeyi sürdürmek. Aynı zamanda Orta Doğu’daki kronik istikrarsızlık ve İsrail’in uzun vadeli stratejik hedefleri göz önünde bulundurularak, halen etkili bir şekilde yürütülen çok yönlü ve dikkatli bir diplomasinin devam ettirilmesi de hayati önem taşıyor.
Tam da bu noktada belirleyici olan kritik unsurun yalnızca strateji değil, o stratejiyi hayata geçirecek siyasi iradenin olduğunun altını çizmek gerekiyor.
Türkiye’de kamuoyuna da yansıyan genel kanaat, böylesine kırılma anlarında güçlü, kararlı ve hızlı karar alabilen bir liderliğin zorunlu olduğudur. Bu bağlamda, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde şekillenen siyasi iradenin; kriz yönetimi tecrübesi, çok boyutlu dış politika pratiği ve hızlı aksiyon alma kapasitesiyle bu süreci yönetebilecek en güçlü adres olduğu yönünde geniş bir toplumsal mutabakatın oluştuğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu mutabakat, yalnızca bir destek değil; aynı zamanda küresel belirsizlik çağında “istikrar ve yön tayini” arayışının doğal bir sonucu olarak da değerlendirilebilir.
Çünkü yeni dünya düzeninin, sadece güç dengeleriyle değil; o gücü doğru zamanda, doğru hamlelerle yönlendirebilen liderliklerle şekilleneceği çok açıktır.
Ve eğer Türkiye, bu liderliği stratejik akılla birleştirip enerji, sanayi, savunma ve diplomasi alanlarında eş zamanlı hamleler yapabilirse, artık sadece gelişmeleri takip eden değil, küresel oyunu kuran ülkelerden biri haline gelecektir.
Prof. Dr. Cevahir Uzkurt
